Eyll 08 2010 16:01:02
Ana Menü
· Ana Sayfa
· İncelemeler
· Dosyalar
· Forum
· Web Linkleri
· Haber Kategorileri
· İletişim
· Resim Galerisi
· Arama
Çevrimiçi Kullanıcılar
· Çevrimiçi Ziyaretçiler: 1

· Çevrimiçi Üyeler: 0

· Toplam Üye Sayısı: 8
· En Yeni Üye: maks_o
Forum Başlıkları
En Yeni Forum Başlıkları
· Doğadaki Enerji Dö...
En Fazla İlgilenilen Başlıklar
· Doğadaki Enerji ... [0]
En Son İncelemeler
İnceleme Bulunamadı
Anket
Tanımlanmış Anket Bulunamadı.
Başlığı Görüntüle
 Başlığı Yazdır
Doğadaki Enerji Döngüleri
mustafacokbilir
#1 Mesajı Yazdır
Mesaj Tarihi 25-09-2009 12:49
Super Yönetici


Mesaj Sayısı: 1
Katılım Tarihi: 01.08.09

Doğadaki Enerji Döngüleri
Deniz kenarındaki yaklaşık 40 m. yüksekliğindeki bir şev üzerinde, Antalya’daki Dedeman Oteli konumunda olan, bir eviniz var. Deniz kıyısına vurmuş yaklaşık 30 kg ağırlığındaki bir ağaç kütüğünü zorlukla evinize taşıdınız ve sobanızda yakmak için evinizin balkonuna yerleştirdiniz. Balkonun kenarındaki korkuluk kırıldı ve kütük tekrar denize düştü. Sizin 30 kg ağırlığındaki bir kütüğü 40 m yüksekliğe çıkarmak için harcamış olduğunuz 40 x 30 = 1200 Joule (jul) kadar bir enerji yok oldu ve kütük onu bulduğunuz konumuna geri döndü. Peki, sizin harcadığınız o bedensel enerji doğada kayıp mı oldu?
Şimdi bu sorunu ayrıntılarıyla irdeleyelim.
Kütük denize düştüğünde,
-Çarptığı yerdeki deniz suyu moleküllerinde sürtünme oluşturur ve moleküllerin ısılarının artmasına neden olur.
-Kütüğün suyla çarpıştığı anda bir ses ortaya çıkar ve enerji kah havada ses dalgaları olarak, kah denizde kinetik enerji taşıyıcı su dalgaları olarak moleküllere aktarılırlar.
-Denizdeki dalgalar çevreye yayılır. Sahildeki kayalara çarpar ve dalga enerjisinin bir kısmı kayalardaki moleküllere aktarılır. Bu aktarımda kayaçtaki moleküllerin elektronları enerjiyi alırlar ve yörüngelerinde değişikliğe uğrarlar.
Böylelikle kütüğü evimize taşımak için harcadığımız 1200 jul enerji, kuant dediğimiz varlıkların en küçük yapıtaşlarına kadar geriye aktarılmış olur.
Şimdi bu başka enerji türlerinin nasıl oluştuğunu ve enerjinin nasıl dağıtıma uğradığını daha ayrıntılı görelim.
(1) noda belirtilen ısı enerjisi, kütüğün çarpması anında kütükle temasa geçen su moleküllerinin daha hızlı dönmeye uğramaları sonucu sıcaklıklarının artması olayıdır. Isı dediğimiz sıcaklık olgusu, moleküllerin dönme derecelerinde depolanır. Moleküller ne kadar hızlı dönüyorlarsa, o kadar fazla ısı depolamış olurlar. Kapalı bir kap içindeki su moleküllerinin basınç değerinin sıcaklık ile orantılı şekilde arttığı saptanmıştır. Bu durum su moleküllerinin ısıtılmaları sonucu daha hızlı dönmeye başladıklarını ve bunun sonucu hacimlerinin arttığı ve bulundukları kap içinde basınç değerini yükselttiklerini ortaya koymuştur. Moleküllerin ısındıkça hacimlerinin artması, termometre dediğimiz sıcaklık ölçüm aletlerinin yapılmasına yol açmıştır. Isı değeri ölçüsü Anders Celsius (1742) tarafından önerilen bir ölçme sistemine dayanır: Suyun 100 derecede buharlaştığı ve 0 derecede donduğu kabulünden gidilerek 1 gr. suyun sıcaklığının 1 derce artırılması için gereken enerji değeri olarak tanımlanmış bir ölçü sistemidir. Acaba doğada ısı-derecesi ne kadar soğuk olabilir? Soğukluk derecesinin bir minimum sınırı var mıdır? Bu soru Lord Kelvin (1848) tarafından şu yöntemle yanıtlanmıştır. Mademki, 1 derecelik bir ısınmada suyun hacmi belli bir miktar artıyor, acaba 0 derecedeki su buharı ile 1 derecedeki su buharı arasında ne kadar hacim artışı oluşur? Ölçümler 0.00366 kat bir hacim artışı ortaya koyar ki, bu da, 1/273’e denk gelir. Yani -273.15 derecede (yani 0ºK’de) (K=kelvin) tüm moleküller sıcaklığını kaybeder ve minimum enerji durumuna geçer. Bu dereceden sonra varlıklar kuantsal özellikler göstermeye başlar, süper-iletken, süper-akışkan, vs. olurlar.
(2)ve (3) noda belirtilen dalgalanma özellikleri de aslında birer “döngüdür”. Dalga olarak gördüğümüz veya işittiğimiz salınımlar, su veya hava dediğimiz sistem içinde oluşan anaforlardır; dolayısıyla, çok sayıda molekülün oluşturdukları döngülerdir. Isı dediğimiz sıcaklık artışı her bir tek molekülde gerçekleşirken, su veya ses dalgaları, belli bir miktar su (veya hava) katmanında gerçekleşen döngülerdir. Enerji bu dalgalarla ilerler ve aktarılır.

Maddeler anizotropiktirler, yani bilgi depolanmış yığışımlardır. Dolayısıyla enerji (dalga vs. şekillerde) maddelerden geçerken, maddelerin depoladıkları bilgilere göre farklı yönlerde farklı hızlarla ve farklı oranlarda ilerlerler. Bunun sonucu olarak doğadaki enerji dağılımı çok farklılaşır ve maddelerde gerilimler ortaya çıkar. Ortaya çıkan gerilim türüne göre maddeler tekrar değişime uğrarlar, vs. Volkanik faaliyetler, depremler, faylanmalar hep bu şekilde oluşurlar. Yani kuvvet dediğimiz, enerjinin daha ekonomik konumlu bir yere akması olayı, varlıkların yapı ve dokularının değişimleri şeklinde yapısallaşmaya dönüştürülmüş bilgilere göre oluşmaktadırlar.
Doğadaki enerji-madde etkileşimi, en ekonomik sistemler oluşturulması (maximum informatin principle + minimum amplitude principle) yönünde devam eder gider. En ekonomik sistem oluşturma yarışı, doğadaki tüm varlıklar arasında sürekli yaşanan yarışmaların-çatışmaların temel nedenidir. Bizler bir şey yapabilmek için gerekli şu kadar enerjiyi, besin kaynağımız olan bitki veya hayvanlardan alırız. Ancak kimi insan aynı kiloda bir bedenle ve aynı miktarda besinle 30-40 kglık bir ağırlığı kaldırabilmekte, kimi insan 100-150 kg kaldırabilmektedir. Bu nedenle canlılar arasında hep, en ekonomik şekilde daha fazla iş yapabilme yarışı vardır.
Yukarıda açıklanan farklı türlerde çevreye dağıtılan enerji, en sonunda atom ve moleküllerin çevrelerinde dönen elektronlara aktarılırlar. Enerjisi artan elektronların yörünge çapları gittikçe büyür. Elektronların yörünge çaplarının büyümesi, yani enerji depolamaları gelişi-güzel değildir, belli bir değer kadar artar. İşte elektronlardaki bu enerji değeri artışı miktarının (miktar=quanta) saptanması, kuantum fiziği denilen fizik dalının doğuşuna neden olmuştur.
Şimdi kısaca bu kuant kavramının ortaya çıkışını ve en temel özelliklerini görelim. Bunu anlarsak, doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerin sırrına yaklaşmış oluruz.

İnsanlar enerji dediğimiz güç kaynağının nerden kökenlendiğini, neye bağımlı olduğunu hep merak etmiştir. Örn. ışık Güneşten gelmektedir ve enerji taşımaktadır. Işığı araştıran fizikçiler, ışığın farklı dalga boylarında (dolayısıyla farklı frekanslarda) olduğunu saptamışlar, kırmızı-sarı ışığın daha büyük dalga boyuna, mavi-mor ışığın daha küçük dalga boyuna sahip olduğunu fark etmişlerdir. Tüm ışıklar aynı hızla yayıldıklarından, yani ışık hısı sabit (yaklaşık 300 000 km/sn) olduğundan, kırmızı ışığın frekansının mor ışığa göre daha düşük olması gerekmektedir. Çünkü aynı hızla ilerleme olacağından, dalga boyu (yani adımlama aralığı) büyük olan daha az sayıda adım atmak zorundadır, adımlama mesafesi küçük olan ise, daha fazla adım atmalıdır ki, aynı hızla ilerlesinler. Yani kırmızı ışığın frekansı düşük, mor ışığın frekansı büyük olmuş olur.
Bu iki farklı frekanstaki ışıkların taşıdıkları enerji miktarları ölçüldüğünde, frekansı büyük olanın daha fazla enerjiye sahip olduğu saptanmıştır. Enerji düzeyi genelde sıcaklık ile ilişkilendirildiğinden, Wilhelm Wien tarafından 1893 yılında, Wien-Kuralı adıyla anılan şu ilişki ortaya konmuştur: Bir cisim ne kadar sıcaksa, yayacağı radyasyonun dalga boyu o kadar kısa olur (frekansı büyür).
Bir maddeden yayılan radyasyonun maddenin sıcaklık derecesi ile ilişkisini araştıran bir başka fizikçi ise (Josef Stefan 1879 yılında) şöyle bir kural bulunduğunu ortaya koyar. Bir maddeden yayılan enerji miktarı o maddenin sıcaklık derecesinin 4. üssel değeriyle orantılıdır.
Yani E = energy radiated ~ T4 .

Şekil 28.9: Stefan’s ve Wien’s kurallarına göre enerji-frekans ilişkisi eğrileri.

Şekil 28.9’da gösterildiği üzere, bu iki kural birbiriyle kesişmekte-çatışmaktadır. Bu çelişkiyi ortadan kaldıracak formül Max Planck tarafından 1901de ortaya konur ve şöyle ifade edilir:.
Blackbody (siyah-gövde) radyasyonu denilen ideal-teorik bir sistemdeki enerji depolanması ve salıverilmesi sonsuz derece küçük değil, Planck sabiti denilen ve (h) ile gösterilen belli bir sabit değerden başladığını ve tüm enerji aktarımlarının bu sabit değerin katları olarak gerçekleştiğini ıspatlamıştır.
h = 6.6261 x 10-27 (erg/s)

Şekil 28.10: Planck-formülüne göre enerji – frekans eğrisi.

“Kuant” terimi Latincede “miktar” anlamına gelmekte ve doğadaki itici güç sisteminin belli bir değerdeki temel bir enerji paketçiği ile başladığını ifade etmektedir. Bu nedenle atom ve moleküllerin çevrelerinde dönen ve sahip oldukları enerji miktarına göre değişik çaplı yörüngelere sahip olan elektronların neden belli miktarlarda sıçramalar yaptıkları anlaşılmış olur.
Kuant kavramının ortaya çıkmasıyla, enerji dediğimiz dalga paketçiklerinin bir yerden bir yere akmasıyla oluşan kuvvet faktörünün nerden kökenlendiği açıklanmış olmaktadır. Kuant kavramının ortaya konmasıyla kuantum mekaniği denilen fizik dalı (1920-1930’lu yıllarda) gelişmeye başlar ve günümüze kadar hızlı gelişimler kaydeder.
Kuantum fiziği (Mekaniği) tüm varlıkların en temel bileşenlerinin:
1- rasgele değil, olasılık hesapları yaparak bilgili ve bilinçli davrandıklarını;
2- en ekonomik yapısallaşmalara doğru yönlendiklerini (minimum amplitude principle MAP);
3- oluşturulan en ekonomik yapısallaşmaların gittikçe geliştirilerek, bu yapısallaşma bilgilerinin gelecek nesle aktarılmasına yönelik davranış sergilediklerini (maximum information principle MIP) ortaya koymuştur.

Fizik, kimya (ve de biyoloji) dallarında gerçekleştirilen araştırmalar doğadaki tüm oluşumların (varlıkların) içlerinde bulunan daha küçük bileşenler tarafından oluşturulduklarını ortaya koymuştur. Yani bir hayvan, hücreleri tarafından, hücre molekülleri, moleküller atomları, atomlar ise proton-nötron-elektron gibi atom-altı-öğeleri tarafından oluşturulmaktadır.
Doğadaki bu temel atom-altı-öğelerle (ki bunlara temel-öğeler = t.ö. diyelim) yapılan araştırmalar şunları ortaya koymuştur:
- t.ö. dalga özelliği gösterirler ve +1 ile -1 değerleri arasında sürekli olarak gidip-gelirler.
- t.ö. çevrelerini sürekli kontrol ederler ve birilerinin kendileriyle ilişkiye girip-girmediğini araştırırlar.
- Kendileriyle ilişki kurmak isteyen bir şey yoksa çevrelerini araştırırlar ve olasılık hesabı yaparak, çıkan sonuca göre davranırlar. Çevrelerinde kendileriyle ilişki içine girmek isteyen bir şey varsa, bir parçacıkmış gibi davranırlar ve kendilerinden istenileni yaparlar. (Bu nedenledir ki, elektronlar veya fotonlar, bizlerin istediği mesajları, istediğimiz yere taşırlar.)
- Ait oldukları sitemlerin sınırlarını algılarlar ve o sisteme ait düzen ölçütüne (order parameter) uyarlar.
- Her zaman en kolay yolu seçerler, her şeyin en kolayına kaçarlar.
- Her zaman en ekonomik konumları seçerler ve o konuma göçerler ki buna tünelleme etkisi denir ve minimum amplitüd prensibi olarak da tanımlanır.
- “Spin” denilen bir özelliğe sahiptirler.
Şimdi bu özelliklerin hepsini birden değerlendirip, doğadaki tüm varlıkların en temel bileşenlerinin ne olduklarını anlamaya çalışalım.
Bir dalga iki zıt değer arasında gidip-gelen bir değişim-dönüşüm sistemidir. Örneğin bir deniz dalgası, normal deniz seviyesine göre kah yukarı çıkar, kah derine iner. Proton, nötron, elektron gibi temel öğeler de, belli maksimum (+1) minimum (-1) değerleri arasında sürekli olarak salınırlar. Buna kısaca pozitif-negatif değerleri arasında salınım denir ve tüm dalgalanmaları tanımlayıcı temel özelliktir. Doğa ve dünyada her şeyin dalgalanmalar göstermesinin kökeninde bu özellik yatar. Pozitif-negatif değerleri arası bu salınım, yapmak-yapmamak, olmak-olmamak, gibi bir karşıtlık sistemidir. Kah yapıcı, kah yıkıcı özellik doğanın özünü oluşturmaktadır. Bunu anlayabilmek için çift-yarık deneyinde görülen ‘aydınlık-karanlık’ şeritlerin (interference) neden ortaya çıktığını sorgulamak yeterlidir. Temel öğelerin salınımları birbirleriyle uyumlu (rezonans) olduklarında, güçleri birbirlerine eklenir ve aydınlık bir şerit oluşur. Temel öğelerin salınımları birbirleriyle uyumsuz olduklarında ise, güçleri birbirlerini yok eder ve karanlık bir şerit oluşur. Doğadaki tüm oluşumlar bu şekilde gerçekleşir, yani tüm varlıkların temel öğeleri olan proton, nötron, elektron gibi varlıkların birbirleriyle yaptıkları uyumlu birleşmeler sonucu, karbon, demir, bakır, vs. gibi doğayı oluşturan 92 temel element ortaya çıkar. Bu 92 temel element arasında da karşılıklı kutuplaşmalar-zıtlıklar bulunur ve onlar da birbirleriyle uyumlu birleşikler yaparlar ve bu şekilde doğada rastlanılan su, kuvars, metan, vs. gibi moleküller oluşurlar.
Doğadaki tüm varlıklarda ve oluşumlarda karşılıklı bir kutuplaşma veya zıtlık vardır ve varlıklar arası karşılıklı çekim-etkileşim sisteminin temelini oluşturur: erkek-dişi, aydınlık-karanlık, sıcak-soğuk, yapmak-yıkmak, vs.. Dolaysıyla doğadaki tüm etkileşimlerin temeli, varlıkların temel öğelerinin dalga özelliğinde olmasından kaynaklanır.
Sürekli bir dalga özelliğine sahip olan bu temel öğelerin, bu sürekliliklerini koruyabilmeleri için çok özel bir başka yeteneğe sahip olmaları gerekir ki buna spin denir ve sadece atom-altı-öğelerde görülür. (Aksi takdirde dalgalanmanın bir süre sonra sönmesi gerekir.) “Spin” atom-altı-parçacıkların kendi etrafında dönmesi olarak tanımlanır. Ancak bu dönmenin bir tekerleğin veya bilyenin dönmesinden çok büyük bir farkı vardır.
Bir tekerleğin dönmesinde, tekerleğin kütlesi ve dönme hızına bağlı olan bir açısal-moment veya dönme-momenti ortaya çıkar. Fakat atom-altı-öğelerdeki spin-değeri öğelerin kütlesi ve dönme hızıyla orantılı değildir. Örneğin bir proton bir elektrona göre yaklaşık 1800 kat daha ağırdır, ama her ikisinin de spini aynı değere sahiptir, sadece biri (+), diğeri (-) işareti taşır.
Peki, spin ne demek oluyor? Atom-altı-öğeler iki zıt değer arasında sürekli gidip-geldiklerine göre, sürekliliklerinin sağlanması için özel bir “döngü” sistemi içinde olmaları gerekmektedir. Yani bir yaşam döngüsüne sahip olmaları şarttır, yoksa dalga söner ve her şey son bulur.
Uzun sözün kısası, varlıkların en temel bileşenleri olan proton, nötron, elektron gibi temel öğeler, birer bilardo topu gibi pasif, cansız öğeler değildirler. Onların spin denilen bir yaşam döngüleri vardır ve ayrıca onlar bilgi ve bilinç sahibi olup, çevrelerini sürekli algılayıp, dalga-boylarıyla (yani yaşam-döngüleriyle) çevrelerini ölçüp-biçip, bir olasılık hesabı yaparlar ve çıkan sonuca göre davranırlar.
Yukarıda özetlenen fizik verilerinden anlaşılacağı üzere, varlıkların en küçük “parçacıkları”, bilye gibi cansız birer parçacık değil, tipik bir yaşam-döngüleri olan, çevrelerini algılayarak ölçüp-biçen ve bir olasılık hesabı yaparak, en ekonomik konuma göçen ve sürekli olarak değişip-dönüşen minik varlıklardır, yani minik canlılardırlar. Cansız bir varlık olsalardı, olasılık hesabı yapıp, bilgi toplarlar mıydı? Bu nedenle, atom-altı-“parçacıkları” şeklinde bir tanımlama yanlıştır, çünkü o zaman bu temel-canlılık unsurunu ölü bir varlıkmış gibi düşünmüş oluruz. Doğru tanım “atom-altı-yavrucukları” şeklinde olmalıdır.

İşte bu şekilde “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemli doğal sistem oluşmaya ve gelişmeye başlamış; insan denilen ve çok az sayıda birkaç veriden binlerce senaryolar üretecek derecede bir beyin yapısallaşmasına kadar gelinmiştir. Bu oluşum ve gelişimler hep “bilgi” denilen ‘işlevler ve bağlantılar sistemlerinden’ oluştuklarından, kuantum mekaniği belli “parça”ların birbirlerine eklenmeleri şeklinde gerçekleşmekte ve parçalar gittikçe büyütülmektedir. E küçük parça (öğe) (h), bu temel öğenin katlarının alınmasıyla elektron, proton, nötronların oluşumu; elektron-proton-nötron’ların belli katlarının alınmalarıyla 92 temel kimyasal elementin oluşumu; bu kimyasal elementlerin kümeleşmeleriyle çeşitli moleküllerin oluşumu; onların birleştirilmeleriyle çeşitli minerallerin, hücrelerin oluşumu, vs.
Bizler saniyede bir adım atmak, birkaç dakikada bir fikir oluşturmakla, kendimizi doğada yaşayan ve bilgi-bilinç sahibi olan ‘özel’ bir varlık sanırız. Bendimizdeki bir hücre, saniyenin onda veya yüzde birlik bir sürecinde, yüzlerce hareket yapar ve yine bu kadar kısa bir süreçte on-binlerce farklı faktörü değerlendirerek bir karar oluşturur! Elektron dediğimiz bir atom-altı-yavrucuğu ise, saniyenin zilyonda birlik bir sürecinde bir hareket yapar ve çevresindeki trilyonlarca faktörü değerlendirip, bir olasılık hesabı yapar ve bir karar verir.
Peki, kim daha çok canlı ve daha çok bilgi işleyip, bir sonuca gidebiliyor? Kim doğada denge ve düzen oluşturmak için daha çok çaba harcıyor? Kim doğa ve dünyanın sahipliğinin farkında olarak davranıyor ve bu evrende en ekonomik ekolojik sistemler oluşturmak için milyarlarca yıldır bilgi oluşturup, biriktiriyor ve bu bilgileri gelecek nesle aktarma çabası içinde? Bu konuda derinlemesine düşünebilirseniz, gerçeklere ulaşabilirsiniz.

1- Bir insanın düşünce ve davranışını, beyindeki hücrelerine yerleştirilen veriler-bilgiler belirler. Bu nedenle, çocukluğunda kendisine “bir vatanı savunmak” bilgisi yerleştirilen bir insanla, “toplumsal bir ortak yaşam oluşturma” bilgisi yerleştirilen bir insanın düşünce tarzı birbirinden farklıdır.
2- Doğada yanlış-doğru diye kesin bir kriter yoktur, çünkü zaman içinde her şey değişim-dönüşüme uğrar. Değişim-dönüşümlerin nasıl veya hangi yönde olacağı, varlıkların oluşturacakları bilgilere göre gerçekleşir. Bu nedenle doğada “information & self-organisation” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği kuralları geçerlidir. (Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi ve veriler için “Doğadaki Oluşum Mekanizmasıyla İnsanlığın Sorunlarının Çözüm Yolu - Okyanus Yayınları-İstanbul” adlı kitaba bakılması gerekir.) Dolayısıyla, bedenlerimizi oluşturan ve bizlerin düşünce ve davranışlarını belirleyen hücreler kararlarını, çevreden kendilerine aktarılan verilere göre düzenlerler, çünkü onlar için “doğru” olan, çevredeki değişim-dönüşümlere uygun davranmaktır.
3-Adı geçen eserde (a.g..e.) gösterildiği üzere hayatın bir anlamı ve amacı vardır: Doğadaki değişim-dönüşümleri algılamak ve onlara uyumlu yeni yapısallaşmalara gitmek. Bu tür bir davranışa zorlayıcı faktör ise ”Rahatlama dürtüsü” adı verilen, en ekonomik konuma geçme (yani tünelleme etkisi = tunneling effect) denilen ve varlıkların en temel bileşenleri olan atom-altı-parçacıklarından itibaren görülen bir dürtüdür. Dolayısıyla tüm canlıların temel amacı, doğada rahat bir yaşama kavuşmaktır. Bunun için her canlı “doğada neler, neye, nasıl, hangi aralıklarda dönüşür” gibi temel bilgileri toplar ve bu bilgileri kalıtsal (genetik) bilgiler olarak kayıt altına alır ve gelecek nesle aktarmaya çalışır. Aşk ve seks bu nedenle çok büyük zevklerle donatılmıştır (yine aynı esere bak).
4- Yukarıdaki maddelerde belirtildiği üzere, hücreler çevreden aldıkları sinyallere uygun olarak bedenlerde geçerli olacak işletim sistemini oluştururlar. Bu nedenle, aynı yumurta ikizi olan iki kardeşin düşünce ve davranışı bile, yetiştikleri ortam farklılıkları nedeniyle, farklı olur.
Kısaca: doğada her şey varlıkların bizzat kendilerince ve de karşılıklı etkileşimleri sonucuna göre oluşur. Bir şeyi oluşturacak olan, o şeyin bileşenleri olduklarından, bileşenler birbirleriyle uyum-ve-rezonans içine girerek yeni bir şey (bir üst-sistem yapı) oluşturabilmektedirler (a.g.e.b.).
Atalarımızdan aktarılan geleneksel düşünce ve davranış bilgilerine göreyse, bizleri yönlendiren, bize canlılık veren faktör ruh olarak tanımlanan ve bizim dışımızda olduğu sanılan bir güç sistemine atfedilir. Dolayısıyla bizlerin (ve de tüm doğanın) sahibi olarak harici bir güç-sistemi kabul edilir. Hâlbuki doğada varlıkların haricinde başka bir şey yoktur ve doğadaki her şeyin sahipliği doğadaki varlıkların kendilerine aittir.
Görüldüğü üzere, geleneksel bilgilerle, çağımız doğa-bilimsel verileri arasında temelde bir çelişki söz konusudur. İnsanlık genelde geleneksel bilgiler etkisi altında bir düşünce ve davranışın etkisi altında yetiştirildiğinden, bilgi ve bilincin sadece insan ve insan-üstü sistemlerde olacağı, aşağıya doğru, yani hücre-molekül-atom- gibi öğelere doğru inildikçe, bilgili ve bilinçli davranışın olamayacağı önyargısı ile yetiştirilmektedir. Hâlbuki bizlerin bir şey yapması veya düşünmesi olayında, asıl düşünen ve iş görenler bedenimizdeki hücrelerimizdir. Beyindeki her bir hücremiz, 10.000 ile 70.000 arasında değişen farklı faktörü dikkate alarak tek bir karar alır ve bu kararını ilgili diğer hücrelere bildirerek, beden davranışı için ortak bir karar oluştururlar. Biz insanlar ise, hücrelerimizi bilinç sahibi olmayan pasif varlıklar olarak düşünürüz. Bu nedenledir ki, bilim adamları atom ve atom-altı-“parçacıklarla” yaptığı deneylerde çıkan olağan-üstü sonuçlar karşısında şaşkına dönmekte ve “kuantum fiziği” denilen bu alandaki olayları anlayamadıklarını ifade etmektedirler.
Sözü edilen kitapta ıspatlandığı üzere, bilgi üssel (eksponansiyel) olarak gelişen bir sistemdir, dolayısıyla varlıkların en temel bileşenlerinden itibaren var olmak zorundadır. Bunun gerçeklere uygun olduğu, yani fizik deneyleriyle doğrulandığı yine a.g.e.de gösterilmiştir. Onlara ek olarak aşağıdaki makale de bunu ıspatlamaktadır.

Şimdi tüm bu yazılanları derleyip-toparlarsak, şu sonuca varırız:
Doğadaki her şey sadece ve sadece varlıklar arasındaki karşılıklı etkileşimlerde oluşturulan “mutabakat”larla oluyor. Mutabakat, uyum ve rezonans olarak fizik-kimyada yer alır. Bir hayvan veya bitkinin oluşması için iki farklı bilgi sisteminin (erkek-dişi) birbirleriyle %99.99 oranında çakışabilmesi şart ve gereklidir. Yoksa döl tutmaz.
Toplumlar biz insanların oluşturması gereken bir sistemdir, aynen bizlerin bedenlerinin hücrelerimiz tarafından milyarlarca yıllık bilgi birikimi sonucu oluşturulmuş olmaları gibi. Öyleyse biz insanların toplum gibi yeni bir üst-sistem hayat modeli oluşturabilmemiz, karşılıklı olarak birbirimizle anlaşıp-uzlaşabilmemize bağlıdır. Anlaşıp-uzlaşabilmenin ön koşulu ise, hiçbir dogmatik ön-bilgi ile donatılmamış olmaktır, zira dogmatik ön-bilgilerle masaya oturanlar, kafalarındaki dogmatik, yani değiştirilmesi mümkün olamayan bilgilere uygun davranmak zorundadırlar ve esneklik gösteremezler. Bu nedenle de insanlar arasında karşılıklı bir anlaşma ve uzlaşma sağlanamaz.
Hücrelerimiz bizlerin gösterdiği hedeflere göre düşünce ve davranış sistemimizi düzenlemektedirler. Kitapta örnek olarak açıklandığı üzere (sayfa 222-230) bizler çocuklarımıza hedef olarak toplumsal bir sistem oluşturmayı değil, bir toprak parçasına sahip çıkmayı hedef gösteriyoruz. (Onun için günlük hayatımızda vatansever diye bir kavram yaygınken, toplumsever diye bir kavram yoktur.) Toprak parçası biz insanlara ait bir şey değildir, biz onun sahibi olamayız. Toprak parçası dediğimiz şey, milyarlarca yıllık bir süreçte, doğa ve dünyamızın sahipleri olan atom-altı-yavrucuklarının oluşturdukları bir sistemdir. Dolayısıyla onun sahibi, kuşundan karıncasına, suyundan çeşitli minerallerine kadar çeşitli varlıklar içinde yerleşik atom-altı-yavrucuklarıdır, çünkü onlar bu toprak parçalarını yapmışlardır ve sahipliği de onlara aittir. Biz insanların eserleri, evlerimiz, arabalarımız, kentlerimiz, köprülerimizdir, çünkü bizlerin yaptığı eserler onlardır. Ve şayet toplum diye bir üst-sistem hayatı oluşturursak, bu bizim eserimiz olacaktır.
İnsanların “toplum” diye bir üst-sistem oluşturacak şekilde davranabilmesi içinse, hücrelerimize böyle bir hedef gösterecek temel bir eğitim seferberliği şart ve gereklidir. Bu durumda, onlar da, karşılıklı birbirleriyle savaşan-kavga eden bedenler değil, ortak bir yaşam sisteminin nasıl oluşturacağı konusunda karşılıklı anlaşıp-uzlaşma yöntemleri arayışı içinde insanlar tasarlayacaklardır. Malum ‘ne ekersek, onu biçmekteyiz’. Bu konuda daha ayrıntılı bilgili a.g.e.dedir.

Dinamik sistemler fiziğinin temel ilkelerinden biri de, oluşturulacak yeni yapısallaşmalarda geçerli olacak kuralların saptanmasında,
1- simetri kırılması (önceki sisteme ait bilgilerde değişiklik yapılarak, yeni bir sisteme ait kuralların oluşturulması)
2- solidifikasyon (bu yeni sistem bilgilerini belirleyen yapı + dokunun sabitleştirilmesi)
3- ve bu yeni oluşum sisteminin kurallarına tüm katılımcıların uymalarını sağlayacak köleleştirme ilkesinin konulması
gibi çok bağlayıcı doğal sistem ilkelerinin bulunması gelir. Bu ilkeler olmasa, varlıkların değişen ve hangi yöne doğru değişeceği de önceden belli olamayan doğal sistem koşullarına uyacak yeni yapısallaşmalar yapmaları olanaksız olurdu. Dinamik sistemler fiziğinin bu temel ilkeleri insanlık kültüründe “Ağaç yaşken eğilir” ve “Ne ekersen onu biçersin” özdeyişleri olarak yer almıştır.
İnsanlık açısından değerlendirildiğinde, bu temel ilkeler insanlık kültürünün gelişmesinde ve doğal sisteme uygun bir toplumsal yapısallaşmaya adım atmasında çok büyük bir engel oluşturmaktadır. Şöyle ki: insanlık çoğu geleneklerini “kutsallaştırarak” bu geleneksel bilgileri çocukluk evresinde aşılamaktadır. Çocuk yaşta bu geleneksel bilgilere göre simetri-kırılması + sabitleştirme + köleleştirmeye uğrayan insanlar, daha sonraları bunların etkisinden kurtulamadığından, değişen doğa ve dünya koşullarına uygun yeni sistem oluşumlarına uzak durmaktadır. Yeni oluşturulan fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, vs. araştırma sonuçları insanlar tarafından geleneksel verilere uydurulacak şekilde çarpıtılarak yorumlanmakta ve insanlığın gelişmesi engellenmektedir.
Allah kavramı bunlar arasında en ön sırada yer almaktadır. Fizik-kimya-biyoloji-jeoloji, vs gibi doğa bilimler doğadaki denge ve düzen oluşturucu güç sistemini yukarıda özetlendiği gibi ortaya koyarken, insanlık hala geleneksel tanımına uygun bir şekilde yorumlamaya devam etmektedir.
Allah’ı yanlış yorumladığı içindir ki:
i- Bedenlerimizin sahipliğinin hücrelerimizde olduğunu anlayıp, korkusuz ve sağlam zihinsel yapılı bir hayat sürdüremiyoruz;
ii- Toplumun sahipliğinin bize ait olması gerekliliğinin farkında değiliz. Bu nedenle karşılıklı hizmet alışverişine dayalı bir toplumsal bütünlük oluşturacak şekilde birbirlerimizle anlaşıp-uzlaşma sistemi içine giremiyoruz. Toplumun sahipliğini ve yönetimini tepedeki bir kişiye veya zümreye havale ediyoruz.
Yukarıdaki paragraflarda açıklandığı üzere, Allah
- bedenlerimizin dışında değil, içindedir, hücrelerimiz, moleküllerimizle bizleri etkiler ve yönlendirir, yani kuantsal kökenlidir;
- sürekli değişim-dönüşüm içinde olan canlı bir doğal sistemin oluşturucusudur;
- bu nedenle hep daha ekonomik yapısallaşma bilgilerini depolayıp, bunları gelecek nesillere aktaran, daha güzel ve ekonomik bir yaşayan-doğa oluşturma çabası içinde olan bir bilgi sistemidir

Tüm canlılar birbirlerine miras olarak sadece ve sadece “neyin nasıl yapılacağı, nelerin nelere bağlı olarak geliştiği gibi doğal sistem oluşumu bilgilerini” bırakmaktadırlar. Hücrelerin bu davranışı, doğadaki oluşturucu güç sisteminin, yukarıda yapılan tanıma tamı tamına uygun olduğunun en güzel ıspatını oluşturmaktadır.
Doğadaki bu sürekli değişim-dönüşümü fark eden fizikçiler, madde dediğimiz varlıkların, kuantsal kökenli temel enerji dalga sistemlerinin resonansa girmeleriyle oluşturdukları geçici yapısallaşmalar olduğunu belirtmişlerdir. Schrödinger’in deyimiyle, madde dediğimiz şeyler birer ‘Schaumkommen’, yani köpük gibi geçici varlıklardır. Wolff 2008’de Schrödinger’s Universe” adlı kitabında maddelerin dalga yapılı öğeler ‘wave structure of matter’ olduğunun matematiksel ve fiziksel argümanlarını sunmuştur.

Şekil: Hayat değişik zamanlara ait bilgi düzeylerine göre oluşturulan değişik yapısallaşma modelleridir.

Varlıkların dalga yapısallaşmaları olduğunu anlamak için, hayat sistemine bir göz atmak ve tavuk-yumurta döngülü seyrini anlamak gerekir.
Çocuklarımız erkek ve kız olarak doğarlar. Doğduklarında güçsüzdürler: hem bedensel, hem zihinsel güçleri azdır, seksüel cazibeleri yoktur. Yaşları ilerledikçe hem bedensel, hem zihinsel açıdan güçleri artar, cinsel cazibeleri ergenlik-olgunluk döneminde maksimuma ulaşır. Daha sonra yaşlandıkça hem bedensel ve zihinsel güçleri azalır, hem cinsel cazibeleri. Ve ölümle birlikte tüm güçleri sıfırlanır. Yeni çocukların doğmasıyla, bu minimum-maksimum değerleri arasındaki döngü devam eder gider. Ama her yeni döngü sistemi arasında bir fark vardır. O fark bilgi düzeylerinde bulunur; değişen bilgi düzeyine göre oluşacak varlıkların görüntüleri de değişir. Anlaşılacağı üzere hayat enerji düzeyindeki maksimum-minimum arası oynayan bir dalga sistemidir.
Geçmişle günümüz arasındaki fark, bilgi düzeyinde yatar. Örneğin 200 milyon yıl öncesinin dünyasında da aynı atom ve moleküller vardı, günümüzde de aynı atom ve moleküller var. Atom, molekül, hücre gibi öğelerin şu veya bu yöne gitmeleri veya belli şekillerde yapısallaşmalar oluşturmalarında etkili olan faktör kuvvet alanlarıdır. Kuvvet alanları ise, o sistem içindeki tüm varlıkların sahip oldukları bilgi ve diğer potansiyellerinin karşılıklı etkileşimleriyle ortaya çıkarlar. İşte 200 milyon yıl öncelerinin dünyasında dinozorlar oluşurken, günümüzde memelilerin oluşmasının arkasındaki gizem bu noktada yatar. Yani ikisi arasındaki fark atom, molekül ve hücrelerde depolanan information, yani bilgi potansiyelidir. 200 milyon yıl öncelerinin atom, molekül ve hücrelerindeki bilgiler dinozorlar gibi varlıklar oluşturacak bir düzeyde iken, günümüzdeki atomlarda memeliler gibi canlıları oluşturacak bilgiler bulunmaktadır. Tüm bilgiler kuant dediğimiz atom – altı öğelerde depolanıp-aktarıldıklarından, zaman içinde gelişen bilgi düzeylerine göre, atom ve moleküller farklı şekillerde yapısallaşırlar ve bunun sonucu farklı görüntüler ortaya çıkarlar.
Atmosfer veya hidrosferdeki bir su molekülüne, şu veya bu yönde gitmesi emredilemez, o su molekülünün kendisi yapısallaşmasına işlenmiş (kalıtsal-içgüdüsel) bilgilere göre gideceği yönü bulur, çünkü doğadaki tüm varlıklarda kendilerini ilgilendiren faktörleri algılayacak bir yapı-doku vardır. Bu nedenle o sistemdeki diğer varlıklarla (moleküllerle) karşılıklı olarak etkileşerek çeşitli türlerde akıntı-döngü sistemleri oluştururlar. Toplumdaki insanlar için de durum aynı olmalıdır. Her insan, toplumsal hayatta kedine ne görev düştüğünü bilip, kendi davranışını, çevresindeki diğer iş-ve-meslek dallarına uyduracak şekilde davranmalıdır. Hâlbuki geleneksel tüm toplum modellerinde insanlara neyi yapıp-neyi yapmayacakları, nasıl davranacakları, tepedekilerce belirlenir, yani insanlar toplum hayatında dış-güdüsel olarak davranmak zorundadır. İşte bu durum doğal sisteme tamamen terstir. Bu nedenle asırlardır insanlık gerçek bir toplumsal birlik oluşturamamaktadır. Bunun tek sorumlusu da, bilim adamları başta olmak üzere, doğadaki güç sistemini tamamen yanlış yorumlamış olan ve hala da bu yanlışlıkta direnen-ısrar eden liderler, şahlar, şıhlar, imamlar gibi yönetici ve yönlendiricilerdedir.
Bir insanın toplumsal hayatta nasıl davranmasını istiyorsanız, onun hücrelerinin “simetri kırılması + solidifikasyon + köleleştirilme” işlemlerini çocukluk evresinde ona uygun şekilde gerçekleştirebilirsiniz. Toplum hayatı insanların oluşturması gereken yeni bir üst-sistem hayat tarzıdır. Dinamik sistemli doğada her şey bilgi edinme ve o bilgilere uygun şekilde örgütlenme (information & self-organisation) kuralı uyarınca yapılabilindiğinden, oluşturulacak toplumsal sistemin kalitesi tamamen insanların oluşturacakları bilgilere göre belirlenecektir. Bilgi hücrelerde depolanıp-işlendiğinden, hücreselliğe dayalı olmayan hiçbir model başarılı olamaz. Önceden tasarlanmış bir toplumsal hayat sistemi modeli yoktur. Doğa ve dünyamız, gittikçe daha rahat yaşam sistemlerinin oluşturulması çabalarının sürdürüldüğü milyarlarca yıllık bir süreçte oluşturulabilinen bilgilerin bir ürünüdür.
İçyapısallaşmanızda değişiklik yapmadığımız sürece düşünce ve davranışlarımızda bir değişiklik olması mümkün değildir. Çünkü bedendeki kuvvet alanı sisteminde hiçbir değişim olmamıştır. Bu nedenle, karşısındakinin söylediklerini dinlemeyen, söylenenleri değerlendirmeden konuşan insanların anlaşıp-uzlaşmaları olanaksızdır.

Görüldüğü üzere,
Doğadaki enerji hiç kayıp olmuyor, sadece konum ve türü değişiyor.
Enerji hep bir döngü (dalga) olarak varlıklarda depolanıyor. Döngüler aşağı-yukarı veyahut ileri-geri gibi çeşitli yönlerde olabiliyor.
Dönen varlığın kütlesi ve boyutu, atom-altı-öğelerden başlayıp, molekül, hücre, dünya, güneş-sistemi, galaksi, vs. gibi değişebiliyor.
Dönme (ilerleme) yönü aynı olan varlıklar birbirlerini çekiyorlar, varlıklar arasındaki çekim kuvveti böyle oluşuyor.
Dönme (ilerleme) yönü zıt olan varlıklar birbirlerini itiyorlar, varlıklar arasındaki itme kuvveti böyle oluşuyor.

Prof. Dr. İsmet Gedik
 
Atlanilacak Forum:
Üye Girişi
Kullanıcı Adı

Parola



Henüz Üye Değil Misiniz?
Buraya Tıklayarak Üye Olabilirsiniz.

Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın
Kısa Mesajlar
Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.

16/06/2010 11:27
DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA. SEVGİLER SAYGILAR HERKESE...

22/02/2010 20:31
selam gülseren, hoşgeldin Smile

22/02/2010 20:25
selam

14/10/2009 21:09
sayfanın ortasında resim galerisi yazan yere tıklayın resimleri görürsünüz.

salih
13/10/2009 16:46
resimlerinizi nerede görebiliriz.

30/09/2009 10:19
mehmet bey, doktor. com sitesine resimlerimi mi koyacaskınız, sitemin linkini mi koyacaksınız tam anlayamadım.

mehmet turhan
28/09/2009 00:54
ww.doktor.com da sayfanızı yapabilirmiyim örnekler var gelişmeye açık bir sitedir.

01/08/2009 23:49
çok teşekkürler Şahin...ellerine ve gönlüne sağlık, güzel bir site oldu Smile

şahin çokbilir
01/08/2009 23:41
Hayırlı olsun, bol ziyaretli olsun. Smile

01/08/2009 22:53
sayfama hoş geldiniz
Sayfa oluşturulma süresi: 0.76 saniye 19,782 Tekil Ziyaretçi